Bu sene Çırağan Kempinski’de düzenlenen Marka Konferansı 2009’a Efes Pilsen’in davetlisi olarak katıldım.
Hesapta yokken güzel de bir sürpriz oldu, kahvaltı ederken Bigumigu’dan Yalçın Pembecioğlu ile karşılaştık ve konferans boyunca birbirimize eşlik ettik.
Keyifli sohbeti ve arkadaşlığı için kendisine bir kez de buradan teşekkür ederim.
İşimdeki yoğunluk dolayısıyla yalnızca ilk gününe katılabildiğim konferans hakkındaki izlenimlerimi yakın çevremle paylaştığım gibi sizinle de paylaşmak istiyorum. Uzun uzadıya yazmak niyetinde değilim, kısa kısa bullet point’ler halinde aktarmaya çalışacağım…
İlk konuşmacı Stefan Sagmeister’dı, kendisini konferansa kadar tanımıyordum. Uzun biyografisini linkte bulabilirsiniz ama konferans esnasında kendisi kısaca “grafik tasarım dünyası’nın rockstar’ı” olarak takdim edildi.
Konuşmasında yaratıcılığın tetiklenmesine dair bazı insight’larını paylaştı, ancak beni üzerinde düşünmeye iten şey “self-actualization” planıydı.
İlk olarak yukarıdaki zaman çizelgesini paylaştı. “Aşağı yukarı hepimiz hayatımızı bu şekilde yaşıyoruz, hayatımızın 20-25 yılı okulla, sonraki 35 yılı çalışmakla ve geri kalan dönemi, tahminen 15-20 yılı emeklilikle geçiyor ve ölüyoruz” diyerek anlatmaya başladı.
Daha sonra ise aşağıdaki çizelgeyi paylaştı;
Önerme şu şekildeydi; “Emekliliğinizin 5 yılını alın ve çalışma yaşamınızın içerisindeki zamana yayın. Bu şekilde ’emekli olunca yapacağım’ dediğiniz şeyleri daha önce yapabilir, hayallerinize daha önce sahip olabilirsiniz. Geri döndüğünüzde de hem duygusal tatmin yaşamış olacaksınız, hem de işinize daha farklı perspektiflerden bakabileceksiniz.”
Önerme çok güzeldi ancak henüz ülkemiz için geçerli olduğunu düşünmüyorum. İş arayan insanların bir çoğu İK görüşmelerinde sorulan “3 aylık boşluklarda neler yaptınız?” sorusunu yanıtlamaktan korkar, İK’cılarımız bu “yenilenme” periyodlarını anlamaktan uzak olurlarsa bize daha çok uzak kalır bu tip önermeler.
Ardından, benim daha önce adını dahi duymadığım Christian Louboutin sahne aldı. Kendisi kırmızı tabanlı ayakkabıların yaratıcısı olarak biliniyor ve bugüne kadar yüzlerce Hollywood ünlüsüne, üst düzey bürokratlara ve eşlerine özel ayakkabılar tasarlamış.
Kendisi kırmızı tabanların icadını bir kaza sonucu yaptığını anlattı (her çok tutan şey gibi!).
Konuşmasından aldığım bazı enteresan bölümleri paylaşayım;
- Hiç bir zaman reklama para harcamadım, hiç bir zaman da harcamayacağım. Bunun yerine ünlülerden destek alıyorum, onlar benim ürünlerimi giydikçe ben popüler ve istenen hale geliyorum.
- Finansal ve pazarlama yönetiminden ziyade, markayı yaratan öğe tasarım oldu.
- Şirketin tarihindeki dönüm noktası California mağazasını açmamla oldu. Hollywood’la temasım ve ünlülerin markayı taşıması orada başladı.
- Güzel ayakkabılar yapmak benim tutkum. Bu tutkuyu yansıtabilmek adına fetiş objeler fuarına özel tasarımlarımla katılıyorum.
Gerçekten de kendisi sunuma başlamadan önce kısa demo’sunu izlerken, kadınların isteklerini bu kadar iyi anlamak için ya onların inceliğine, onlardan bir parçaya sahip olabilmek ya da bu konuyu bir fetiş haline getirmek olduğunu düşünmüştüm. Düşüncem doğru çıktı.
Christian Louboutin’ın ardından Dean Aragon ve Guy Murphy, Elidor’un “7 uzman” relansmanının hikayesini ve co-creation’ın (Türkçe’ye çeviremedim) 4 prensibini anlattılar.
Nedir co-creation’ın 4 prensibi?
- Markaya dışarıdan bak (Elidor vakasında “uzman gözünden” değerlendirme alınmış)
- Endorsement’tan fazlasını düşün (uzmanlar olaya dahil edilmiş)
- Ürüne yeni bir dokunuş ekle (yenilenmesi ve eklenmesi gereken ne varsa eklemekten çekinme)
- Co-creator’larını akıllıca seç (enteresan, markaya hareket katacak insanlar)
Kısaca ne olduğundan bahsetmek gerekirse; Elidor, saç onarımı, bukle yaratma, parlaklık gibi konulara dünyaca ünlü fakat geniş kitleler tarafından bilinmeyen saç uzmanlarını bularak onlarla beraber yeni ve amaçlarına yönelik ürünler tasarlamış ve uzmanları da her türlü iletişim faaliyetinde kullanmış. Sonuç Birleşik Devletler’de başarılı olunca co-creation adını verdikleri formülasyonu her ülkede denemeye başlamışlar.
Sunumda bulduğum yegane eksiklik ise “başarılı” diye nitelendirdikleri co-creation formülasyonunun ardından yapılan kampanyaların geri dönüş oranlarına dair herhangi bir done vermemeleri oldu. Bu da, açık konuşmak gerekirse beni kampanyaların başarı oranları hakkında düşündürdü.
Benim izlediğim son oturum ise Efes Pilsen Kurumsal Pazarlama Direktörü Dilek Başarır’ın sunumuydu.
Sunum öncesinde Efes Pilsen’in kendi kalemimden anlattığım hikayesini ve daha fazlasını yarım saatlik bir oturumda kendisi anlattı. Hemen ardından da kendisiyle keyifli bir söyleşi yaptık ve konferans benim için noktalanmış oldu.
Organizasyona gelince…
Bu konferans bence Türkiye’de pazarlama adına yapılan diğer konferans, workshop ya da fuarlardan çok daha iyi organize, daha fazla özen gösterilen ve oturumlarda ciddiyetini hissettiren bir havaya sahip olan yegane etkinlik.
Diğer etkinliklerdeki emekleri de göz ardı etmek istemem, ancak aradaki farkı kavramak çok kolay oluyor.
Bütün bunların dışında, bu sene 10.su düzenlenen konferansının mekan konusunda bir değişiklik yapması gerekiyor, zira Çırağan seçimi bu sene yaşanan kalabalık nedeniyle oldukça yanlış olmuş. Merkezi konumda olması gerektiği tezine karşı 10.yılına gelen, ciddiyetle yönetilen ve bu denli yoğun katılım yaşayan bir organizasyonun artık Çırağan kadar merkezi konumda bulunmaya ihtiyacı olmadığını düşünüyorum.
İkinci gününe yoğunluğumdan dolayı katılamasam da genel anlamda keyifli bir konferanstı. Sürekli demeçlerini ve konuşmalarını dinlediğimiz bazı popüler CEO’lar haricinde, farklı senaryoları yaşamış, alternatif mesleklere sahip insanların hikayelerini dinlemek de ilham almak ve -her ne kadar koşullarımız el vermese de- hayatı değerlendirmek açısından çok verimli olabildiğine bir kez daha inandım.
Umarım sizin için de faydası olmuştur.