Bu yazıyı sesimden dinleyebilirsin

Samsung’da çalıştığım yıllarda, diğer herkesin yanından geçerken yolunu değiştirdiği, pek de sevmediği ama benim nispeten iyi anlaştığım Koreli bir yöneticim vardı. Hani derler ya, deli deliyi görünce sopasını saklar misali. Fikirlerine ve uygulamalarına itiraz ettiğim için kendisiyle zaman zaman sert tartışmalara girerdim. Kendisi sıklıkla bağırıp çağırır, haksız çıktığı tartışmaların hemen akabinde de bir kahve ısmarlayarak her şeyi düzeltebileceğini düşünürdü.

Yine sonunda haklı olduğumu fark ettiği ateşli bir tartışmamızın ardından beni zorla kahveye götürdüğünde dayanamayıp patlamıştım:

“Senin bu tavırların bana ters geliyor, hoşuma gitmiyor. Böyle yapmaya devam edersen aynı şekilde karşılık göreceksin ve sonunda ilişkimiz bozulacak.”

Bu sözüm üzerine bana çok ilginç bir teorisini aktarmıştı: Ona göre Koreliler 4000 yıldır yerleşik hayat yaşıyordu ve zorlu coğrafyalarında ayakta kalabilmek için kavga etseler bile bir arada durmaya, iş birliği yapmaya evrilmişlerdi. Biz Türkler ise hala bir nebze göçebe refleksiyle hareket ediyorduk: Sonuçları ciddi olacağı için kavgadan olabildiğince kaçınıyor, kavga bir kez patlarsa da taraflardan biri tası tarağı toplayıp o yöreden gidiyor ve bir daha birbirlerini görmüyorlardı. Bu yüzden kendi davranış şeklinin Koreliler için gayet normal olduğunu, ama Türklerin bunu kaldıramadığını iddia etmişti.

O dönemde bu bakış açısını çok da mantıksız bulmamıştım; kültürel bir farklılık diye düşünerek davranışlarını hoş görmeye çalışmış, yer yer de aynı şekilde karşılık vermiştim. Ama asıl çarpıcı olan şuydu: Adam farkında olmadan, yıllar sonra iş hayatında defalarca doğrulanacak bir teşhisi koymuştu. Biz çatışmadan kaçınıyorduk. Hem de en çok gereken yerde.

Eren Kumcuoğlu — Şirketlerde “bu olmamış” diyebilen insan eksikliği

Kurumsal hayatta “hayır” diyememe problemi

Yıllara dayanan deneyimimde gördüğüm en nadir şeylerden biri, iş hayatında birinin iş arkadaşları ya da üstleriyle ihtilafa düşme pahasına bir işe “bu olmamış” diyebilmesi. Bu durum kibarlıktan falan kaynaklanmıyor. Tartışma yaşanmasın, gerginlik olmasın, düzen bozulmasın, başı ağrımasın… Dümdüz stresten kaçınma eğilimi.

Daha sunulurken bile bir projenin başarısız olacağı bilindiği veya bariz bir kusur görüldüğü durumlarda dahi -ki bu ekip arkadaşının, yöneticinin ya da patronun fikri olabilir- kimse sesini çıkartmıyor. İşler sessizce “gümletiliyor” ve bu döngü, işveren bir gün konuya uyanana dek devam ediyor.

Sadece iş hayatı değil

Bu çatışmadan kaçınma eğilimi ofis duvarlarıyla da sınırlı değil.

  • LinkedIn’de paylaşılan bariz saçmalıklara - intihal içeriklere tepki göstermiyoruz,

  • Instagram’da “arkadaşlarımızın” absürt paylaşımlarına tahammül ediyoruz,

  • Ortak yaşam alanlarında rahatsızlık verenleri uyarmaktan imtina ediyoruz…

Örnekler çoğaltılabilir.

Sonunda ne oluyor? Vasatın hakimiyetini mutlak kılıyoruz.

İtirazın dönüştürücü gücü

İşte tam da burada, topluluğun içinden bir “düzgün tip” çıkıp nazikçe “bu böyle olmaz” veya açık sözlü olup “b.k gibi olmuş” dediğinde, işlerin kaderi gerçekten değişebiliyor. Yöneticiler ve patronlar bu tür eleştirilerle başlangıçta aynı fikirde olmasalar, egoları biraz yıpransa da, günün sonunda bu insanlar sayesinde yatırımlarının karşılığını alıyor -ya da en azından para kaybetmiyorlar. Toplumsal düzeye çıktığımızda ise sokakta verilen tepkiler ve itirazlar, milletlerin kaderini dahi değiştirebilecek kadar etkili ve önemli.

“B.k gibi olmuş” diyenlerin kıymetini bilin

Bir ayrımı da yapayım, kastettiğim, laf olsun diye herkesi tırmalayan tipler değil. İşin düzelmesini dert edindiği için sesini yükselten insanlar. Aradaki farkı anlamak zor değil, biri eleştirdikten sonra çözüme dahil olur, diğeri sadece dağıtır ve gider.

Eğer şirketinizde ya da çevrenizde bu ilk gruptan insanlar varsa, dürüstlüklerine sıkı sıkı sarılın. Kartlarını bu denli açık oynayan kimseden zarar gelmez. Gizli ajandası yoktur, yanlışı politik olmak için görmezden gelmez, fayda yaratmaya odaklıdır. Asıl zararlı olan, her zaman sessiz çoğunluktur.

Hayatımda yanlışları gördüğü halde “aman tadımız kaçmasın” diyerek konuları hasır altı eden çok insan gördüm; yarattıkları tahribat başlı başına bir yazı serisi olur. İlk örneği (aklımda taptaze duran bir “filtresiz tecrübe”) bu hafta paylaşacağım. 🙂