Hayatımızın her köşesinde intihal ve hak edilmemiş konumlar görüyoruz. Hırsızlık bir norm, torpil standart, sahte diploma ise neredeyse bir ustalık haline geldi. Başkasının emeği üzerine kurulmuş kariyerler, kopyalanmış içerikler, hak edilmemiş unvanlar… Uzun yıllar boyunca bunlara karşı en doğru tavrın susmak ve kendi yoluma bakmak olduğuna inandım.
Bugün aynı fikirde değilim.

Bu fikir nasıl oluştu?
Kariyerimin ilk yılında Türkiye’nin ilk sosyal medya kampanyasını gerçekleştirdim. Kampanya hem çok başarılı hem de bir ilk olduğu için öyle ses getirdi ki, dönemin popüler yayınlarından Marketing Türkiye benimle röportaj yapmak istedi. Ancak o zamanki yöneticim, “o röportajı sen veremezsin” diyerek işin hiçbir aşamasında emeği olmamasına rağmen, sanki kampanyayı kendisi yapmış gibi bana teklif edilen röportajı kendisi verdi. Kariyerinin henüz başında ve deneyimsiz biri olarak bu durum çok ağrıma gitti. Duygularımla nasıl başa çıkacağımı bilemedim.
O dönem konuyu Uğur Özmen’e anlatmıştım. Uğur abi beni Ataşehir’de bir kahve içmeye davet etti ve biraz sohbet ettik. Konuşmamız içerisinde bana şöyle sordu:
Uğur: “Bu işi sen yapmadın mı?”
Eren: “Ben yaptım.”
U: “Kariyerinin çok başındasın, o yüzden soruyorum: Daha iyisini yapabilir misin?”
E: “Evet, elbette daha iyisini yapabilirim.”
U: “O zaman kendini yeme, bırak bu insan şimdilik kendine ait olmayan bu zaferi kutlasın. Sen yoluna bak, nasılsa daha iyisini yapacaksın…”
O gün bu tavsiyeyi sindirip yapılanı sineye çekmek bana çok zor gelmişti. Ama birkaç yıl sonra dediği şeyleri yaşadıkça mantığını anladım. O sadece bir kampanyaydı, ben ise o kampanyanın üzerine defalarca, çok daha büyük işler yaptım.
Röportajı veren yöneticinin adını ise şirketten ayrıldıktan sonra bir daha hiç duymadım.
Birkaç yıl sonra gelen ikinci tavsiye
Kişisel olarak bu tavsiye benim için o dönem doğru çıktı. Ama zamanla, Samsung’da çalıştığım yıllarda Koreli bir yöneticimin söylediği bir şey aklımdan çıkmamaya başladı. Ona göre Koreliler binlerce yıllık yerleşik hayatta, kavga etseler bile bir arada durmayı öğrenmişti. Biz ise hâlâ göçebe refleksiyle çatışmadan kaçıyor, kavga bir kez çıktığında da tası tarağı toplayıp gidiyorduk. Kısacası bizde itiraz kültürü yoktu. Bu konuyu daha önce Şirketlerde “bu olmamış” diyebilen insan eksikliği yazısında ayrıca anlatmıştım. Oradaki teşhis buraya da birebir uyuyor:
Çatışmadan kaçındıkça vasatın hakimiyetini mutlak kılıyoruz.
Sessizlik benim için işe yarıyordu, ama toplum için işe yaramıyordu. Herkes yoluna baktıkça emek hırsızlığı sıradanlaşıyor, kopya içerik çoğalıyor, hak etmeyenler yükseliyordu. Yanlışı görmezden gelmekten sıkıldım. Bu yüzden bir süredir online platformlarda da yanlış gördüğüm şeylere dikkat çekmeye ve itiraz etmeye başladım.
Kafamdaki en canlı örneklerden birini paylaşacağım; bir yabancının Monday.com ile ilgili çok başarılı bir analizini keşfettim ve beğendim. Bir hafta sonra aynı gönderiyi birebir Türkçe kopyalanmış, ancak bağlamdan uzak çok kötü bir şekilde çevrilmiş halde gördüm. Paylaşan kişinin konuyla ilgili ne bilgisi ne de tecrübesi vardı. Fikrin ne anlattığıyla ilgilenmemiş, sadece orijinal içerik kaliteli olduğu ve tuttuğu için (ç)almıştı. Orijinal gönderinin sahibini Türkçe gönderinin altında etiketledim. Kişinin “alıntıdır” diye belirtmesini ve özür dilemesini umdum. Ama o ne yaptı? Yorumuma like bıraktı ve sanki yazıyı kendisi yazmış gibi diğer yorumlara cevap vermeye devam etti. Bu arsızlığı unutamıyorum. Bütün bunların birkaç etkileşim için yapılmasını ise hiç anlayamıyorum.


Bir başka örnek daha; orijinal gönderiden birebir alıntı, yine zayıf bir Türkçe çeviri, bağlam sapması ve… intihal belirtmem sonrasında yorumuma like bırakma. Aynı arsızlık, aynı umursamazlık, yine etkileşim için doğrudan bir başkasından çalma.

Uğur Özmen’in tavsiyesi bugün de geçerli. Kendi emeğin çalındığında, en iyi cevap bence de üstüne koyarak ilerlemek. Ama mesele başkalarının emeği olduğunda durum değişmeli.
Kopyalanan içerikle başlayan “ufak” hırsızlıklar, satın alınan diplomalara, torpille edinilen makamlara, hak edilmeyen yetkilere kadar gelerek yaşamımızı kirletiyor. Bu noktada susmak artık olgunluk değil, ortaklık oluyor. Bir şeyleri gerçekten düzeltmek istiyorsak, bizde olmayan o itiraz kültürünü acilen kazanmamız gerekiyor.
Bileğinin hakkıyla, temiz bir kalple yaşayan insanların sesinin daha gür çıkması lazım. Biz göz yumdukça hem toplumdaki çürüme hem de her gün şikayet ettiğimiz içeriklerdeki kalitesizlik artmaya devam edecek.